Birinin sana çok nazik davrandığı ama yine de tuhaf bir şekilde incindiğini hissettiğin oldu mu? Karşındaki kişi kaba değil, sözlerini dikkatle seçiyor, sesini yükseltmiyor, hatta çoğu zaman gülümsüyor. Ama konuşma bittiğinde içinde açıklayamadığın bir ağırlık kaldı. Sanki sana doğrudan bir şey yapılmadı ama yine de içinden bir şey eksiltti. Gündelik hayatın büyük kısmı tam da böyle! İnsanlar birbirlerini kırmamak için kelimeleri yuvarlar, düşüncelerini törpüler, cümlelerini yumuşatırlar ya da sessizliğin belirsizliğine sığınırlar. Bir arkadaşına aslında gitmek istemediğin bir davet için “bakalım, belki uğrarım” dersin. Bir iş arkadaşına yaptığı şeyin seni rahatsız ettiğini söylemek yerine konuyu değiştirirsin. Birinin seni görmezden geldiğini fark ettiğinde bunu dile getirmek yerine “yoğun olmalı” diye düşünür, susarsın. Bir düşün: Bir toplantıdasın. Bir fikrin var ama ortamın havasını bozmak istemiyorsun. O yüzden düşünceni “aslında şöyle de düşünülebilir ama tabii siz daha iyi bilirsiniz” gibi bir cümleyle söylüyorsun. Birkaç saniye sessizlik oluyor. Sonra biri bambaşka bir konudan söz etmeye başlıyor. Kimse sana doğrudan “önemsiz bir şey söyledin” demiyor. Ama konuşmanın akışı senin varlığını silip geçiyor. İşte o anın dili çoğu zaman son derece naziktir. Ama etkisi nazik değildir. Bu tür anlar hayatın her yerinde çoğalır. Bir aile yemeğinde herkes aynı anda konuşur ama kimse gerçekten kimseyi dinlemez. Bir arkadaş grubunda biri sürekli şaka yapar, diğerleri güler; ama o kişinin şakalarının aslında bir yardım çağrısı olup olmadığını kimse merak etmez. Bir ilişkide taraflardan biri huzuru korumak için hep geri çekilir; tartışma çıkmasın diye susar. Zamanla o suskunluk ilişkiyi korumaz. Onu içten içe boşaltır. Bu küçük yumuşatmalar, sosyal hayatı akışkan kılan bir yağ gibidir. Ama aynı zamanda tuhaf bir şey de yapar: gerçeğin keskinliğini yavaş yavaş ortadan kaldırır. İnsanlar bazen birbirlerini incitmemek için kurdukları dilin içinde birbirlerini gerçekten duyamaz hale gelirler.

Sabahattin Kudret Aksal’ın Bay Hiç adlı oyunu tam da bu incelikli gerilimin içinde dolaşır. Oyundaki karakterler birbirlerine açıkça saldırmazlar, bağırmazlar, dramatik kırılmalar yaratmazlar. Bunun yerine konuşurlar. Gayet makul, ölçülü, hatta çoğu zaman nazik bir biçimde konuşurlar. Ama bu konuşmaların içinde tuhaf bir boşluk vardır. Bay Hiç’in ince gücü burada ortaya çıkar. Oyunda kimse açıkça “seni yok sayıyorum” demez. Kimse dramatik bir dışlama sahnesi yaratmaz. Bunun yerine insanlar birbirleriyle konuşmaya devam ederler. Ama o konuşmaların içinde gerçek temas sürekli ertelenir. Nazik cümleler bazen bir duvar gibi çalışır. Gerçeğin geçmesine izin vermezler. Bu yüzden oyundaki “hiçlik” yalnızca bireysel bir varoluş sorunu değildir. Aynı zamanda sosyal bir dil sorunudur. İnsanların birbirlerini incitmemek için kurdukları dil, bazen birbirlerini gerçekten tanımalarının önünde duran bir perdeye dönüşebilir.

Bir süre sonra herkesin dili kısalır. Herkesin varlığı da… Belki de bu yüzden oyunun bıraktığı soru yalnızca “bir insan nasıl hiç olur?” değildir. Daha sinsi bir sorudur: Bir insanı yok saymak için gerçekten kaba olmak gerekir mi? Yoksa bazen yalnızca yeterince nazik olmak bile buna yetebilir mi? Bir an dur ve bugün yaptığın konuşmaları düşün. Kaç tanesinde gerçekten ne söylemek istediğini söyledin? Kaç tanesinde karşındaki kişinin sözünü gerçekten duydun? Belki de hayatımızdaki bazı “hiç”ler gürültülü çatışmaların değil, tam tersine fazla düzgün konuşmaların içinden doğuyordur.