Hiç bir ortamda herkesin aynı şeyi biliyormuş gibi davrandığını ama kimsenin gerçekten aynı yerden konuşmadığını fark ettiğin oldu mu? Mesela bir masada biri bir şaka yapar, herkes güler ama herkesin güldüğü şey aslında farklıdır. Ya da biri birini över; sözler naziktir ama tonunda tuhaf bir mesafe vardır. O an, konuşmanın kendisiyle değil, konuşmanın altında akan küçük uyumsuzluklarla ilgilenmeye başlarsın. Sanki insanlar aynı dili kullanıyordur ama aynı şeyi söylemiyordur. Ve bu fark, açık bir çatışma yaratmaz—aksine, her şeyin “normal” görünmesini sağlar.

August Strindberg’in Hayaletler Sonatı oyununda bu türden ince kaymalar, büyük sırların gölgesinde kolayca gözden kaçar. Oyun, genç öğrencinin Jacob Hummel aracılığıyla dahil olduğu evde giderek açığa çıkan geçmiş yükleri ve gizli ilişkileriyle ilerler; ancak bu büyük ifşaların arkasında, daha sessiz bir düzen sürekli işlemeye devam eder: karakterlerin birbirleriyle kurdukları “uyum görüntüsü.” Özellikle akşam yemeği sahnesinde bu durum belirginleşir. Masada herkes yerini bilir, söz sırası neredeyse kusursuz biçimde akar, kimse doğrudan çatışma yaratmaz. Ama bu akışın içinde tuhaf bir şey vardır: Cümleler birbirine değmeden ilerler. Birinin söylediği şey, diğerinde gerçek bir karşılık bulmaz; cevaplar, sorulara değil, o an “söylenmesi uygun olan”a verilir. Hizmetlilerle ev sahipleri arasındaki mesafe yalnızca sınıfsal değildir; aynı zamanda dilin nasıl kullanılacağına dair görünmez bir anlaşmadır. Hummel’in manipülasyonları bu yapıyı sarsarken bile, karakterler konuşma biçimlerini değiştirmezler. Sanki içerik çatırdarken form korunur. Böylece oyunda ikinci bir yapı belirir: insanların gerçekte ne bildiğinden bağımsız olarak, birlikte “nasıl konuşacaklarını” sürdürmeleri. Bu yapı, gerçeği gizlemekten çok, onu taşınabilir kılar; çünkü kimse doğrudan yüzleşmeden, konuşmaya devam edebilir.

Belki de mesele yalnızca neyin gizlendiği değildir; o gizli şeyle birlikte nasıl yaşamaya devam edildiğidir. Çünkü bazı ilişkiler, açıklıkla değil, uyumun sürdürülmesiyle ayakta kalır. Ve insan bazen bir masada otururken, konuşulanların değil, konuşmanın kendisinin devam etmesi için orada bulunur. O zaman şu ihtimal belirir: Belki de bizi bir arada tutan şey, aynı şeyi bilmemiz değil—farklı şeyleri bilsek bile aynı biçimde konuşmayı sürdürebilmemizdir.